Körfez kuru temizleme
- Özgür Bayram Soylu

- 3 gün önce
- 3 dakikada okunur
Bir şehirde herkes aynı sızıyı kuşanabilir de kimse bilmez bir diğerinin göğsündekini. Bir emekli, market kasasında kuruşları sayarken yanı başındakinin de aynı kuyuda boğulduğunu görmez. Durakta otobüs bekleyen asgari ücretli, hemen yanındaki ev kadınının omuzlarındaki yorgunluğa yabancıdır.
Herkes kendi yükünü kendi kuytu sessizliğinde taşır; sanki o ağır gökyüzü sadece kendi başının üstündeymiş gibi…
Nerede yaşarsanız yaşayın, sokağın neresinden yürürseniz yürüyün, gözünüzün takılacağı bir vitrin vardır. Dışarıdan bakınca buğulu bir cam, içeride titizlikle asılmış gömlekler ve ütü masasının üzerinden usulca yükselen o beyaz buhar… Ve o buharın ardında, elindeki ütüyü bir ömür terinin, bir ömür emeğin süzgecinden geçirerek gezdiren Selçuk abi.
Selçuk abi, her sabah aynı sadakatle kaldırır kepenkleri. Dükkânın önünü süpürür, camı siler; tanısa da tanımasa da gelip geçene bir “Hoş geldiniz!” ikram eder. Yüzünde hep o eksilmeyen gülümseme… Bu gülüş, kendinden çok başkasına verilmiş sessiz bir söz gibidir. İnsanın, dünyada çözemediği o büyük meseleyi hiç değilse yüzünde temize çekme çabasıdır bir bakıma.
KUMAŞIN ALTINDAKİ HESAP
Bir kuru temizlemeci için her parça kumaş, aslında bir insan hikâyesidir. Askıda bekleyen bir düğün takımı, bir mezuniyet elbisesi ya da hayati bir iş görüşmesi için özenle ütülenmiş o tek gömlek... Selçuk abi çok iyi bilir; dükkânın kapısından giren her misafirin, aslında içeriye saklanmış küçük bir hesap defteriyle adımını attığını.
Tezgâhın arkasına saklanan o sessiz dünyanın, Selçuk abinin kendi hesabı da hafif değildir hani. Dükkâna gelen elektrik faturası her ay bir öncekini aratır; deterjanın kokusuna, kimyasalın keskinliğine, askıları saran plastik kılıflara, ipliğe ve düğmeye sinen o amansız zamlar... Dükkânın kirası ise, yan komşuyla soğumaya yüz tutmuş çaylar eşliğinde konuşulan, tadı en acı kelimedir artık.
HERKESİN KENDİ ÜTÜSÜ VAR
Bu hayatta herkesin kendi payına düşen, bir türlü düzeltemediği, tabiri caizse ütülenmesi gereken bir sızısı vardır.
Emekli için o ütü, maaşın yattığı gün başlayıp ayın sonunu bulmadan tükenen insafsız bir takvimdir. Dişindeki ağrıyı “Geçer nasılsa” diyerek erteler; yanına gelen torununa harçlık uzatamamanın mahcubiyetini yaşayarak geçiştirir. Maaş hesaba düşer düşmez önce kira kapılanır, sonra faturalar yatırılır, ardından masraflar sıraya girer... Hayat denen o geniş zaman, listeden geriye ne kaldıysa ona kalır.
Asgari ücretli için o ütü, maaşın elden geçmesiyle zihnine çöken o amansız matematik tablosudur. Kira, yol parası, çocuğun okul servisi... Geriye kalan o daracık nefes payıyla ay sonuna kadar hayatta kalmaya çalışır. Mesaiye kalma davetlerine asla hayır diyemez; hayatındaki ikinci iş, onun için bir ek gelir nefes almasını sağlayan tek gelir hâline gelmiştir bu amansız mücadelede.
Reklam
Ev kadını için o ütü, mutfaktaki kısıtlı bütçeyi her gün iğne oyası gibi yeniden dizayn etme mesaisidir. Market arabasını yarı yolda bırakıp, çocuğu bir şey istediğinde “canım şimdi çekmedi” der ama aslında kendi hevesinden vazgeçmiştir çoktan. Ocaktaki yemeği çoğaltmayı, eskiyi yeni gibi sunmayı öğrenir; idare ediyoruz işte cümlesini yüzüne yerleştirdiği bir tebessümle söylemeyi bir yaşam sanatına dönüştürür. Onun ütüsü hiç soğumaz, çünkü bu dünyada dinlenmeye hakkı olduğunu çoktan unutmuştur bile.
Küçük esnaf için o ütü, her sabah o ağır demir kepengi kaldırırken içinden geçen sessiz bir iç çekiştir. Bugün kapıdan kaç kişi girecek, kaç fatura ödenecek, ay sonu nasıl kapanacak? Tedarikçiye olan borcunu utana sıkıla erteler, kendi emeğinin karşılığını bu ay da sineye çekelim diyerek içine atar ama kapıdan giren ilk müşteriye yine de en içten sesiyle buyurun der. Onun ütüsü, dükkânın ta kendisidir aslında; her gün elleriyle harlayıp sönmesine izin vermediği.
Hepsi aynı buharın altında, hepsi aynı sıcağı ya da kalpleri üşüten aynı soğuğu paylaşıyor. Farklı yaşlarda, bambaşka yollarda görseler de dünyayı, hepsinin ortak paydası aynı. Ay sonunu getirme telaşının, insanı içten içe, sessizce erittiği o çıplak gerçeklik.
YİNE DE GÜLÜMSEME
Peki, bunca ağır bir tablo neden hâlâ bir tebessümün kanatlarında anlatılır?
Çünkü Anadolu insanının, o kadim mahalle esnafının en büyük direnişi belki de burada. Zorluğu inkâr etmeden, onu bir onur meselesine dönüştürebilmek. Selçuk abi şikâyet etmez; bilir ki şikâyet, kapıdan giren yorgun müşterinin sırtındaki yükü daha da ağırlaştırır. O yüzden inatla gülümser. Cevabını çok iyi bilse bile, yine de en yumuşak tonuyla “Nasılsınız?” diye sorar. Dükkânındaki her ütülediği gömlekte, sadece kumaşın kırışıklığını açmaz; o günü göğüsleyen insanın yere düşen omzunu da biraz olsun düzeltmeye çalışır.
Yorumlar