top of page

ABD-İran Savaşı, Merkez Bankası Politikaları ve Küresel Piyasalara Etkileri

ABD-İran savaşı yalnızca askeri ve diplomatik bir kriz olarak değil, aynı zamanda küresel ekonomi üzerinde baskı yaratan çok boyutlu bir finansal şok olarak değerlendirilmelidir. Çünkü İran’ın bulunduğu coğrafya, enerji arzı ve deniz ticareti açısından dünyanın en hassas bölgelerinden biridir. Özellikle Hürmüz Boğazı üzerinden geçen petrol ve enerji sevkiyatı, küresel üretim maliyetleri, enflasyon beklentileri, döviz piyasaları ve merkez bankalarının kararları üzerinde doğrudan etkili olmaktadır.

Bu savaşın küresel ölçekte en önemli etkisi petrol fiyatları ve enerji arz güvenliği üzerinden ortaya çıkmaktadır. Petrol fiyatlarında yaşanan her artış, üretim maliyetlerini yükseltmekte; ulaşım, sanayi, tarım ve lojistik gibi temel sektörlerde maliyet baskısını artırmaktadır. Bu durum yalnızca enerji ithalatçısı ülkeleri değil, küresel ticaret zincirine bağlı tüm ekonomileri etkilemektedir. IMF değerlendirmelerinde de savaşın küresel büyüme, enflasyon ve finansal koşullar üzerinde baskı oluşturduğu; özellikle gelişmekte olan ülkelerin bu süreçten daha kırılgan şekilde etkilendiği ifade edilmektedir.

Küresel piyasalarda savaş dönemlerinde yatırımcı davranışı genellikle güvenli limanlara yönelir. Bu nedenle dolar, altın ve kısa vadeli güvenli varlıklara talep artarken; gelişmekte olan ülke para birimleri üzerinde değer kaybı baskısı oluşur. ABD doları, küresel rezerv para konumunda olduğu için jeopolitik risklerde daha fazla talep görebilir. Bu durum Türkiye gibi dış finansman ihtiyacı bulunan ve enerji ithalatına bağımlı ekonomilerde dolar kuru üzerinde ek baskı yaratır.

Türkiye açısından bakıldığında ABD-İran savaşı üç ana kanal üzerinden etkili olabilir: enerji maliyetleri, döviz kuru ve enflasyon beklentileri. Türkiye net enerji ithalatçısı bir ülke olduğu için petrol ve doğal gaz fiyatlarında yaşanacak artış, cari açığı büyütebilir. Cari açık üzerindeki baskı ise döviz talebini artırarak TL üzerinde değer kaybı riski oluşturabilir. Kur artışı ithal ürünlerin fiyatına yansıdığında enflasyon beklentileri yeniden bozulabilir. Bu nedenle jeopolitik risk dönemlerinde para politikasının güven verici, öngörülebilir ve kararlı olması büyük önem taşır.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın mevcut politika duruşu bu noktada belirleyici hale gelmektedir. TCMB’nin politika faizini yüksek seviyede tutması, kredi genişlemesini sınırlaması ve enflasyon beklentilerini kontrol altına almaya çalışması, genişletici değil daraltıcı bir para politikası izlendiğini göstermektedir. Daraltıcı para politikası; talebi soğutmayı, tüketim ve kredi büyümesini sınırlamayı, TL cinsi varlıkların getirisini artırmayı ve döviz talebini azaltmayı hedefler. TCMB’nin politika faizini %37 seviyesinde tutması ve sıkı duruşun fiyat istikrarı sağlanana kadar korunacağını vurgulaması bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Bu politikanın piyasalara etkisi iki yönlüdür. Bir yandan yüksek faizler ekonomik aktiviteyi yavaşlatabilir, krediye erişimi zorlaştırabilir ve şirketlerin finansman maliyetlerini artırabilir. Bu yönüyle büyüme üzerinde baskı oluşturur. Ancak diğer yandan enflasyon beklentilerini düşürme, TL’ye olan talebi artırma, döviz talebini sınırlama ve yabancı yatırımcı için TL varlıkları daha cazip hale getirme potansiyeli taşır. Bu nedenle savaş gibi dış şokların arttığı dönemlerde merkez bankasının gevşek politika izlemesi kur ve enflasyon risklerini büyütebilir. Türkiye özelinde mevcut koşullarda sıkı para politikası, kısa vadede maliyetli olsa da finansal istikrar açısından daha rasyonel bir tercih olarak görülebilir.

Küresel piyasalar açısından ABD-İran savaşı, merkez bankalarını da zor bir ikilemle karşı karşıya bırakmaktadır. Normal şartlarda büyüme yavaşladığında merkez bankaları faiz indirimine gidebilir. Ancak savaş kaynaklı enerji fiyatı artışı enflasyonu yükseltiyorsa, faiz indirmek daha riskli hale gelir. Bu durumda merkez bankaları büyümeyi desteklemek ile enflasyonu kontrol altında tutmak arasında denge kurmak zorunda kalır. Bu nedenle küresel ölçekte para politikalarının genel eğilimi tamamen genişleyici değil, daha temkinli ve sıkı duruşu koruyan bir yapıdadır.

Dolar kuru üzerindeki baskının azaltılması için yalnızca faiz politikası yeterli değildir. Faiz, kısa vadede TL’ye talebi artırabilir; ancak kalıcı güven için daha geniş bir ekonomik program gereklidir. İlk olarak para politikasında öngörülebilirlik güçlendirilmelidir. Piyasa, Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadelede kararlı olduğuna inanmalıdır. Ani ve beklenmeyen kararlar yerine veri odaklı, sade ve anlaşılır iletişim kullanılmalıdır. İkinci olarak maliye politikası da para politikasıyla uyumlu olmalıdır. Kamu harcamalarında disiplin sağlanmadan yalnızca faiz politikasıyla enflasyonu kalıcı biçimde düşürmek zorlaşır.

TL’ye olan talebi artırmak için tasarruf sahiplerine güven veren araçlar geliştirilebilir. TL mevduatın reel getiri sunması, uzun vadeli TL tahvillerin cazip hale getirilmesi ve bireysel yatırımcı için sade, anlaşılır TL bazlı yatırım ürünlerinin yaygınlaştırılması önemlidir. Ancak bu süreçte zorlayıcı ve ani düzenlemelerden kaçınılmalıdır. Çünkü dövizden TL’ye geçişin kalıcı olabilmesi için yatırımcının baskıyla değil, güvenle hareket etmesi gerekir.

Bir diğer önemli başlık rezerv politikasıdır. Merkez Bankası rezervlerinin güçlenmesi, kur üzerindeki spekülatif baskıyı azaltır. Ancak rezerv artışı şeffaf, sürdürülebilir ve piyasa güvenini destekleyen yöntemlerle sağlanmalıdır. Turizm gelirleri, ihracat gelirleri, doğrudan yabancı yatırım ve uzun vadeli sermaye girişleri bu açıdan önemlidir. Kısa vadeli sıcak para girişleri kur üzerinde geçici rahatlama sağlasa da kalıcı çözüm için üretim, ihracat ve verimlilik temelli döviz kazandırıcı faaliyetler artırılmalıdır.

Enerji tarafında ise Türkiye’nin dış şoklara karşı kırılganlığını azaltması gerekir. ABD-İran savaşı, enerji ithalatçısı ülkeler için enerji güvenliğinin ne kadar kritik olduğunu bir kez daha göstermektedir. Yenilenebilir enerji yatırımları, enerji verimliliği, doğal gaz depolama kapasitesi, petrol fiyat riskine karşı finansal korunma mekanizmaları ve alternatif tedarik kanalları stratejik hale gelmiştir. Enerji ithalat faturasını azaltan her adım, uzun vadede cari açığı düşürür ve TL üzerindeki baskıyı hafifletir.

Sonuç olarak ABD-İran savaşı, küresel ekonomide petrol fiyatları, güvenli liman talebi, enflasyon beklentileri ve sermaye hareketleri üzerinden ciddi etkiler yaratmaktadır. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde bu etki daha çok döviz kuru, enerji maliyetleri ve enflasyon kanalıyla hissedilmektedir. TCMB’nin mevcut politika duruşu bu ortamda genişletici değil, daraltıcı ve sıkılaştırıcı niteliktedir. Bu tercih kısa vadede büyümeyi sınırlasa da fiyat istikrarı, TL’ye güven ve kur dengesi açısından önemlidir.

Dolar kuru üzerindeki baskının azaltılması ve TL’ye olan talebin artırılması için yalnızca yüksek faiz değil; güven veren para politikası, disiplinli maliye politikası, güçlü rezerv yapısı, üretim ve ihracat odaklı büyüme, enerji bağımlılığını azaltan yatırımlar ve yatırımcıya öngörülebilir bir ekonomik ortam sunulması gerekmektedir. Kalıcı TL talebi, baskıyla değil güvenle oluşur. Bu güven sağlandığında, jeopolitik riskler devam etse bile Türkiye ekonomisi dış şoklara karşı daha dayanıklı hale gelebilir.

 
 
 

Son Yazılar

Hepsini Gör
Körfez kuru temizleme

Bir şehirde herkes aynı sızıyı kuşanabilir de kimse bilmez bir diğerinin göğsündekini. Bir emekli, market kasasında kuruşları sayarken yanı başındakinin de aynı kuyuda boğulduğunu görmez. Durakta otob

 
 
 
Jeopolitik Risk, Petrol ve Ayrışan Borsalar

14 Temmuz sabahında açıklanan veriler ve piyasa hareketleri, küresel ekonomide tek yönlü bir görünüm bulunmadığını; ülkelerin kendi ekonomik dinamikleri ile jeopolitik gelişmelerin piyasaları farklı y

 
 
 

Yorumlar


bottom of page